Akıllı ve mutlu toplumlar kimseyi geride bırakmaz. Çünkü bilirler ki geride kalan herkes, er ya da geç ileride olanların yoluna bir engel olarak çıkar. Bu yüzden ya hep birlikte huzurlu ve başarılı olunur ya da hep birlikte tedirgin, umutsuz ve güvensiz bir hayata mahkûm kalınır.
Bugün bazı ülkeler yıllardır “en mutlu ülkeler” listesinde yer alırken, bazıları neden sürekli listenin alt sıralarında? Bunun sebebi iklimi, coğrafyası ya da zenginliği değil. Asıl sebep, insanlara neyin değerli olduğunun öğretilme biçimidir.
Mutlu toplumlarda bireylere çaresizlik değil umut aşılanır. İnsanlara, değerli olmak için olağanüstü olmaları gerekmediği anlatılır. Güzel olmak kadar iyi kalpli olmanın, zengin olmak kadar güvenilir olmanın, güçlü olmak kadar adil olmanın da önemli olduğu öğretilir.
Rol modelleri de buna göre şekillenir. Güzel ve popüler kadınlar değil; zeki, üretken ve huzurlu kadınlar öne çıkar.
Zengin ve kudretli erkekler değil; çalışkan, dürüst ve sorumluluk sahibi erkekler örnek gösterilir.
Çocuklar sınavdan sınava koşan yarış atları gibi büyütülmez. Oyun oynamayı, paylaşmayı, iletişim kurmayı, saygı duymayı öğrenirler. En büyük başarının “iyi bir insan olmak” olduğu bilinciyle yetişirler.
Şimdi dönüp kendi ülkemize bakalım.
Geçtiğimiz günlerde televizyon dizilerine göz attım. Mekânlar farklı, yöreler farklı, karakterlerin isimleri farklı… Ama hikâye neredeyse aynı:
Başrol erkek ya aşiret ağası, ya holding patronu ya da çok başarılı bir cerrah. Çoğu zaman hepsi bir arada. Güçlü, zengin, karizmatik, dokunulmaz…
Bu dizileri izleyen genç bir kızın, “Ben hem çok zengin hem çok güçlü hem de toplumda saygınlığı olan bir adamla evlenmeliyim” diye düşünmesi gerçekten şaşırtıcı mı?
Aynı şekilde erkekler de sosyal medyada sürekli kusursuz vücutlu, filtreli, ulaşılması imkânsız kadınları görüyor ve bilinçaltında “normal” kadını yetersiz bulmaya başlıyor.
Sonra ne mi oluyor?
Toplumun büyük çoğunluğu, yani memurlar, işçiler, öğrenciler, esnaflar, sıradan insanlar kendilerini masalın dışına itilmiş gibi hissediyor. Kendi kendine şu soruyu soruyor:
“Ben bu hikâyenin neresindeyim?”
İşte burada milyonlarca insan, kendini “çirkin ördek yavrusu” gibi görmeye başlıyor. Oysa gerçek şu ki; ortada çirkin ördek yavruları yok. Sadece yanlış masallar var.
Yabancı dizilere baktığınızda çoğu zaman başrollerin kasa arkasında çalışan, ofiste memur olan, küçük hayalleri olan, sıradan insanlar olduğunu görürsünüz.
Çünkü onların toplumlarında hayallerle gerçekler arasında uçurum yaratılmaz. İnsan, yaşadığı hayata yabancılaştırılmaz.
Bizde ise hayaller sürekli gökyüzüne taşınıyor, ayaklar yerden kesiliyor. Sonra insanlar kendi hayatlarına bakıp mutsuz oluyor.
Mutluluk, zirvede yalnız başına durmak değildir. Mutluluk, aynı zeminde yan yana yürüyebilmektir. Aynı hayata bakabilmek, benzer umutlar kurabilmektir…

