Geçtiğimiz hafta basın platformu ile Iğdır, Kars ve Ardahan’ı ziyaret ettik. Yolumuz Çıldır Gölü festivallerine de düştü. Doğu’nun kış beyazına yakışan o eşsiz manzarayı yerinde görmek, insanın içini hem ferahlatan hem de derin düşüncelere sevk eden bir tecrübe.
Uçsuz bucaksız bir beyazlık…
Saf ve keskin bir hava…
Telaşsız, endişeden arınmış yüzler…
Doğunun vakarını ve dinginliğini iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Tabiat burada cömert davranmış. Özellikle Iğdır’daki tuz mağaraları, adeta dünya harikaları arasına girmeye aday bir cevher gibi duruyor. Fakat insanın zihnini kurcalayan bir soru var: Bu kadar nadide bir güzellik, daha fazla bilinmeyi ve duyulmayı hak ederken neden kendi kaderine terk edilmiş gibi?
Bu şehirleri bir insana benzeterek anlatmak istiyorum. Çünkü gördüklerim bana o meşhur repliği hatırlattı: “Sevmek neydi? Sevmek emekti…”
Özellikle yurt dışında tanıdığım birçok Karslı dostumun memleketlerine dillere destan bir aşk beslediğini bilirim. Kars’ın adı geçse gözleri dolar, gururla anlatırlar. Çoğu başarılı iş insanı… Fakat Kars’ı gördükten sonra içimde ince bir sızı belirdi.
Sevdiğiniz şehir hüzünlü ise,
birçok şehrin gerisinde bırakılmışsa,
yolları çukur, kaldırımları çamur, damlarından yağmur sızıyorsa…
Meydandaki kale bile mahcup duruyorsa;
“Hani beni sevenler?” diye inleyen taşların sesini duymamak için insanın sağır olması gerekir.
Kıymetli Karslı dostlarım, insan sevdiğine böyle davranır mı?
Elbette mesele yalnızca yollar, kaldırımlar değildir. Şehir dediğimiz şey; taşıyla, toprağıyla, insanıyla bir bütündür. Bir yere ilk kez gittiğinizde sizi karşılayan ilk yüz, o şehre dair hafızanızın ilk cümlesini yazar. Kars muhteşem bir şehir; ancak esnafın bir kısmı için aynı cümleyi kurmakta zorlanıyorum.
Evet, istisnalar kaideyi bozmaz deriz. Fakat söz konusu bir şehrin itibarıysa, istisna kaideyi bozar. Çukurlu yollardan şikâyet ederken bir esnaf lokantasında karşılaştığımız nezaketsizlik, doğrusu bizi fazlasıyla üzdü. Çünkü bir şehrin gerçek yüzü, çoğu zaman insanında saklıdır.
Kars bana vefakâr bir anneyi hatırlattı:
Heybetli, güzel, merhametli…
Ama ihmal edilmiş. “Nasılsın?” denmemiş, hatırı sorulmamış bir ana gibi. Ülkemin bir ucunda, tüm vakarına rağmen sessizce bekliyor.
Ardahan ise daha küçük, daha mütevazı… Kendi imkânlarıyla süslenmeye çalışan bir şehir. Birkaç kaliteli esnafın gayretiyle gelen ziyaretçileri en fazla iki gün ağırlayabiliyor. İnsanları içten ve samimi; fazlasını hak ediyorlar ama fazlasını talep etmiyorlar. Ardahan’ı bir insana benzetecek olursam; sade bir tebessümle köşesinde bekleyen, kaderine razı olmuş birini görürüm.
Dünyada birçok şehir gezdim. Çoğunun öyle çarpıcı doğal güzellikleri yoktu. Ama onları seven gerçek sevdalıları vardı. Şehirlerine yatırım yapan, değerini bilen, güzelliklerini görünür kılan insanları…
Iğdır, Kars ve Ardahan’ın ise bembeyaz dağları, eşsiz doğası, tarihi kaleleri ve Çıldır Gölü var. Fakat tüm bu beyazlık, sanki görünmez bir gölgenin altında kalmış. Güzellikleri sır gibi saklı; potansiyelleri henüz hak ettiği karşılığı bulamamış.
Bu üç şehrin evlatlarına bir çağrım var:
Memleket sevgisi yalnızca adı anıldığında gözlerin dolması değildir. Sevgi, sorumluluk ister. İlgi ister. Emek ister.
Çünkü sevmek, gerçekten emektir.

